Tekke’de Pişmek

Kitaptaki yazıları okuduğunuzda tekkelerin bu toplum için ne anlama geldiğini ve bugün neden bu tekkelerdeki pek çok geleneğin kaybolduğunu daha iyi anlıyoruz.

Osmanlı toplumunda önemli bir yere sahip olan tasavvuf ve tarikat kültürü, Cumhuriyet’e geçişle birlikte yer altına çekilmek durumunda kalmıştı. Binlerce yıllık bir kültürden tevarüs edilerek gelen ve müesseseleşmiş bu yapı, şimdilerde vakıf, dernek statüsünde devam etmekte. Şeyhleri, dervişleri, merasimleri, ritüelleri ile bütün bu kayıp kültürü kayıt altına almaya gayret eden Cemaleddin Sever Revnakoğlu, 23 Eylül 1968’de vefat ettiğinde geride zarflarla kayıt altına alınmış son dönem tasavvuf kültürüne dair evraklar, muhtelif dergilerde yayımlanmış yazılar bıraktı. Daha önce Galata Divan Edebiyatı Müzesinde yer alan Revnakoğlu arşivi dijitalleştirilerek araştırmacılara açıldı. Yazmış olduğu son dönem tasavvuf kültürüne dair makaleler ise 2003 yılında İsmail Dervişoğlu ve Doğan Bayın tarafından derlenmiş ve Eski Sosyal Hayatımızda Tasavvuf ve Tarikat Kültürü (Kırkambar yay.) adıyla yayımlanmıştı. Aynı yazılar yeniden gözden geçirilip dipnotlandırılarak Tekkede Pişmek (Haz. M. Cemal Öztürk, Muharrem Varol, Kasım 2023, 240 s.) ismiyle ve Sufi Kitap etiketiyle yayımlandı.

TASAVVUFÎ NEŞVENİN MERKEZİNDE

Cemaleddin Server Revnakoğlu, 1912’de Hisarüstü’nde dünyaya gelmiştir ve doğduğu ev, yetiştiği muhit dolayısıyla ciddi bir tekke atmosferinde yetişmiştir. Kitapta yer alan biyografisinde de ifade edildiği üzere Kubbe, Kefevî, Kara Baba, Cerrahî ve Ümmi Sinan gibi Rıfai, Nakşî, Halvetî, Bektaşî yolunun tekke ve dergâhlarına küçük yaşlardan itibaren devam etmiş, son demlerine kadar da bu atmosferin içinde yer almıştır. O sadece tasavvuf tekke meraklısı biri olmaktan öte bizatihi o havayı teneffüs edip, yaşayan ve kaleme alan bir isimdir. Kitapta yer alan ve beş bölüm halinde verilen yazılar da yazarın Tarih Konuşuyor (1967), Yeni Tarih Dünyası (1954), Tarih Konuşuyor (1967) gibi dergilerde yazdığı yazılardan oluşuyor.

ŞERİAT, BİLMEK; TARİKAT, GÖRMEK

Bugün yazarın da ifadesiyle devrini tamamlamış bulunan, tarihin harimine intikal etmiş bulunan tekkeler ne idi, ne için kurulmuşlardı, ne yapmışlar, ne yapmak istiyorlardı? Yazar yazdığı yazılarda bu soruların cevaplarını arıyor. Tekke, tasavvuf kültürü aslında içinde musiki, edebiyat, menkıbe, estetik, kültür ve sanatı barındıran büyük bir derya. Yazar bu hususu daha da derinleştirerek “hür düşünce, serbest tefekkür, tenkit ve muhalefet şuurunun başlayıp yayılması, yerleşip yürümesi ve gittikçe gelişmesi, İslâm medeniyetinde tekkelerin öne çıkması ile olmuştur” şeklinde bir yorumda bulunuyor.

Yazar tekkeler neden kapandı sorusunu cevaplamadan bize dört başı mamur bir tekke fikri ortaya koyuyor. Şeriat tarikat, medrese tekke gibi ayrımların ne anlama geldiğini de ifade ediyor. Eski devrin büyüklerinin “şeraite bilmek, öğrenmek, tarikate görmek, işitmek” şeklinde tanım getirdiğini belirten Revnakoğlu, tarikatte esas gayenin Cenab-ı Hakk’ı korkutma yolu ile değil, sevdirerek tanıtma yolunu seçtiğini ifade ediyor.

ŞERİATSIZ TARİKAT, ZINDIKLIKTIR

Peki, ne oldu da tarikatlar bozuldu, tekkeler kapandı? Bunu farklı sebeplere bağlayan Revnakoğlu, evvela Kur’an’ı yüzünden dahi okuyamayan, hamal Müslüman kadar Müslümanlıktan haberi olmayan, bu işin sadece figüranlığını yapan toy çocukların başlarına gecelik takkesi geçirir gibi tac oturtulduğunu, evrad-ı şerifesini dahi okuyamayanların bu yola girmeleri ile bozulmanın başladığını söylüyor. Kimileri için ise tarikate girmenin şeriattan çıkmak olarak olduğunu ancak esas olanın ise şeraitin derinliğine inmek olduğunu ifade ediyor. Hatta Seyyid Ahmed Rıfaî’den bir söz naklediyor: “Dahili şeriat olmayan her tarikat, zenadıka güruhuna mensuptur!” Evvela kopuşun tarikatin esası olan ahkam-ı şeriyyeye ittibadan ayrılmak olduğunu da sözlerine ekliyor.

BOZULMANIN BARİZ ÖRNEKLERİ

Kimi zikir ya da sema meclislerinde uygulanan para ile adam tutma keyfiyetine de değinen Revnakoğlu bozulmanın örneklerine vurgu yapıyor. Bu meclislerde “sayhazen” adı verilen kişilere para verilerek zikrin bir yerinde “Yandım yâ Pirim” diye bağırmaları yahut “Allah” deyip sayha atmak suretiyle kendinden geçip yalandan bayılma hareketi yapmaları telkin edilirmiş. Bu tiplere şahit olduğunu da sözlerine ekliyor.

Nitekim devrinin en büyük âlimlerini, şair ve ediplerini yetiştiren bu büyük okuldan geriye okuduğundan yazdığından bihaber bir takım kalmış. Bunlardan birisini de yine kitaptan okuyoruz. “… tekkelerde, ancak ırsî münasebetle posta geçmiş, hayır postekiye çekilmiş biçareler arasında öylelerine rastlanıldığı olurmuş ki, çarşıda gördüğü Feshane-i Âmire levhasını, Fesubhânehu Âmiretun okumuş derlerdi. Sonra bunu, kibar-ı kelâmdan sayarak, tekkesinin duvarına astığını görenlerden dinlemiştim.” (s.42)

Revnakoğlu kitabın ilerleyen sayfalarında bugün artık örneği görmediğimiz tekkede cenaze merasimlerinden, tekkede kandil ve ramazan gecelerinden, miraciye, regaibiye geleneğinden, tekke musikisinden tafsilatlı olarak bahsediyor.

“Tekke’de Pişmek” isimli eserde son dönem tasavvuf ve tarikat kültürünün kayıt altına alındığı kıymetli yazılarla bu kayıp kültüre dair önemli bir eksik tamamlamış oluyor.

KAYNAK: YENİ ŞAFAK

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir